Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

2.c-4

Yazar rumuzu : turkuaz
Eser sıra no : 090220.04
---------------------------


BİR HAYALDİ KARANLIKTA BİLİM


İhtiyar adam dizlerinin ağrıdığını hissetti. Romatizma ağrısıydı belli ve hiç şaşmazdı; yağmur yağacaktı. Bu his onda anlık bir neşe uyandırsa da gerçeği fark edip endişelenmeye başladı ihtiyar. Acilen kafasını sokacak bir yer bulmalıydı ki bu da hiç kolay olmazdı; çünkü insanlar genelde onun gibi kör ve pejmürde bir dilenciye kapısını açmazdı.

O bunları düşünürken kara bulutlar gökyüzünü çoktan sarmıştı bile. Ve dilenci daha bir yer bulamamıştı kendine. Derken yağmur göğü yırtarcasına yağmaya başladı. Sıcak evlerinde oturanlar için hoş bir manzara olsa da ihtiyar için bir telaş nedeniydi bu. Nereden de çıkmıştı bu lanet olasıca yağmur, aksi gibi kaçacak yer de bulamamıştı. Bir bebek gibi etrafına çarpıp duruyordu panikle.

Tam bu sırada, Tanrı sesini duymuş olmalıydı, yağmur yavaşladı ve nihayet durdu. Tipik bir yaz yağmuru, diye düşündü ihtiyar. Sevgilisine sinirlenen genç gibi birden parlayan; ama hemen sönen. Heyhat üstüne üstük hava da ısınıyordu. İhtiyar ellerini kaldırdı ve güneşi selamladı. “Birazdan gökkuşağı çıkacak,” diye geçirdi içinden. "Birçokları için ne kadar da heyecanlı bir an olacak. O gökkuşağının altından geçmeye çalışan, gökkuşağının doğduğu yer olan Şahmeran’ ın evinin hikayesini annesinden dinleyen çocuklar vardır şimdi." diye düşündü. Bu düşünce ona hüzünle karışık garip bir burukluk verdi. Hiçbir şey göremiyor olmanın acısını en çok da böyle zamanlarda duyardı, her şeyi gören çocukları düşündüğü an. Çimenin yeşili, güneşin sarısını, denizin mavisini gören ve daha da önemlisi herkesten çok fark eden çocuklar... Renklerin değerini onlar biliyorlardı.

İhtiyar anladı ki hayat anlamsızdı görmeden, bilmeden. Gün maviyle, gece siyahla anlamlıydı. Aşkın renginin kırmızı olduğunu bilmeden, sevgilisine kırmızı bir gül almadan, kırmızı bir kalp çizip içine adını yazmadan tam aşık olunmazdı. Öyle ya kırmızı kandı, candı. onsuz bir aşk da olamazdı. Ve bembeyaz güvercinin kanat çırptığı, olağanca maviliğiyle insanı saran gökyüzüne kollarını açsa da göremedikçe tam özgür olamazdı insan. Renksiz denilen suyun bile bir rengi olduğunu hissederdi. Ve onu göremeden asla dinmezdi susuzluğu.

Göremediği için ihtiyar, hissetmeye sarılmıştı bilmek ihtiyacıyla. Çok iyi duyardı kulakları, elleri de hemen ayırt ederdi nesneleri. Sezgileri de çok kuvvetliydi. Tüm bunlar "bilmek" isteğinden kaynaklanıyordu; hayatı bilmek. İnsanoğlu da tek tek bu ihtiyar gibidir. Hayatı, çevresini bilmek istemiştir var olduğu andan beri. Bazen görerek olur bu bili, bazen koklayarak, kimi zaman da hissederek; ama hep arayış içindedir insan, kalbinin attığı her an bilmeyi ister hayatı. Çünkü bilemeden yaşayamaz, insan olamaz.

Bilme, insanın insanlık vasıflarını kullanarak yöneldiği her nesneyle arasında kurulan ilişkidir. Bilgi ise bu ilişkinin ürünüdür. işitmek bilmektir, dokunmak da öyle. Özgürlüğü düşünmek bilmektir, birini sevmek de.

İnsan, ilk ortaya çıktığı andan itibaren bir şekilde bilmeye çalışmıştır. Tarihin karanlık devirlerinde bu ilkel metotlarla yapılmış, günümüze doğru gelişerek gelmiştir. Şimdi bilme işlemi uluslararası düzeyde ve çok hızlı bir iletişim yardımıyla yapılmaktadır. Fakat hala o ilkel bilme metotları da insan olmanın gereği olarak sürdürülür.

İnsanın gerçekleştirdiği tüm bu bilme işlemlerinin eldesi olan bilgi tıpkı kumbaraya atılan paralar gibi geçmişten bugüne gelişmiştir, daima artarak. Her yeni buluş, duyuş bilgiye bir şey eklemiştir. Bu eklentilerle de bilimler ortaya çıkmıştır. Bilim, bilgilerin yöntemli şekilde işlenmesiyle meydana gelir. Belirli metotların ışığında yapılan bilimle, insan hem bilme ihtiyacını giderir, hem de doğaya hakim olabilir.

Bilimin tarihsel gelişimine bakıldığında ilk ciddi bilimsel gelişmelerin MÖ. 3000li yıllarda Mezopotamya’da yapıldığı görülür. Doğa karşısında yenilmekten bıkan insanoğlu bir çözüm ararken matematiği, astronomiyi ve tıbbı yaratır. Sümer ve Babilliler Mezopotamya’da bu çalışmaları devam ettirdiği sırada, tüm dış etkilere kapalı Mısır’da da önemli bir medeniyet gelişmekteydi. Özellikle tıp ve geometri bilgisiyle atılan uygarlık tohumları, eczacılığı, astronomiyi ve anatomiyi de beraberinde getirdi. Kendileri için önemli olan iki şey adınaydı tüm bu çaba: yaşamalarını sağlayan tarım ve firavunları; matematikle tarımı korudular, mumyalayarak da hükümdarlarını. Tabi bir yandan da Akdeniz’in kıyısında portakal kokularına bulanmış Yunan medeniyeti de hummalı bir çalışma içindeydi. Bilimin temelleri böyle atılmıştır işte.

Bilimin gelişimiyle insan doğa karşısında edilgen değil etken konuma gelmiştir. Tabi bir yandan da tabiatı gereği içinde olan bilme isteğine de cevap verir. Kendi istek ve ihtiyaçları çerçevesinde doğaya yön veren insan, yaşamını bilim eliyle kolaylaştırmıştır. Yaşam standartları yeni buluşlarla yükselmiş, önceleri başa çıkılamayan ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan birçok hastalığa çareler bulunmuş, bilim insanların problemlerine çözüm bulmada en önemli yol göstericisi olmuştur.

Bilimlerdeki hızlı gelişmelerden sonra dörtnala giden medeniyet atı Avrupa’da yorulmuş olacak ki Ortaçağ’da derin bir uyku dönemine girmiştir. Atın uykusunu fırsat bilen yobaz yılanlarsa kendi kurallarınca topluma korku salarak onları yönlendirmeye başlamıştır. Her türlü dogmaya ve önyargıya “din” kılıfını uydurup kendilerini dokunulmaz ilan eden din adamları, halkı doyasıya sömürmüş ve bu sırada hiçbir bilimsel gelişmeye de izin vermemişlerdir. Doğu’da ise buna tezat, dinle bilim iç içe gelişmiştir. İnsanlar İbn-i Sina ile tedavi olmuş, Harezmi ile denklem çözmüş, Ömer Hayyam’la hem gökyüzünü tanımış hem de sanatın ve aşkın tadına varmıştır.

İslam dünyasını zamanla tanıyan Avrupa, artık atı uyandırmanın gereğini anlamıştır. İbn Rüşd’ün etkisiyle önce İspanya ve İtalya’yı etkileyen aydınlanma zamanla tüm Avrupa’yı etkisi altına alır ve Avrupa’nın yeniden doğuşu sayılan Rönesans başlar. Kopernik, Galilei, Newton gibi bilim adamları tabuları yıkarak yeni bir bilim anlayışı oluşturmuşlardır.

Koca bir çocuksa tüm insanlık, bilim de onun kumbarasıydı; giderek zengin olmaktaydı çocuk. Bir hafta gidip çiçek hastalığını tedavi ediyor, diğer bir hafta telefonu icat ediyor, biraz daha para biriktirip bir bakıyorsunuz aya gidiyor. Tüm bunlar insanlık çocuğunun büyümesine yardım ediyordu. Örneğin baskılarla ezilmiş, monarşiden bıkmış bir toplumu yeni bir çağ başlatacak Fransız Devrimi’ni yapmasına yol açıyordu. bu olay başta Avrupa devletleri olmak üzere devletlerin kaderlerinin değişmesine neden oluyordu.

Bilim birçok gelişmenin sağlayıcısı olduğu gibi Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan inkılaplara da kaynaklık etmiştir. Bir siyaset adamı ve asker olma sıfatının yanı sıra bir bilgin olan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk devrimleri daima bilim harcıyla yoğrulmuştur. Açılan onlarca okul, yenilenen matematik, geometri ve fen sistemi, değiştirilen ve modernleştirilen kıyafet anlayışı, getirilen Latin alfabesi, bulunan yeni terimler ve bir yıkımdan dimdik doğan cumhuriyet bilimin ürünüdür. Atatürk tüm hayatına yön verdiği gibi ülkesini kurarken de ona bilimle şekil vermiştir.

Çağımızda bilimsel gelişmeler geçmişe oranla çok daha hızlı meydana gelmektedir. Genciyle yaşlısıyla bilim önemini ve zaruretini kavramış toplumlar medeniyet seviyesini el birliğiyle yükseltmektedir. Bilimlerin pratikteki ürünü olan teknoloji ise insanları birçok yönden kendine bağımlı hale getirmiştir. Kişiye göre günde değişen dozlarla alınan bu teknoloji, gençlerde ise daha çok bir yaşam biçimidir. Bu durum ise eşyaların kölesi haline gelinmediği sürece, hayatı kolaylaştırarak yaşam standartlarımızı yükseltir. Bu da insanın doğasında var olan hakimiyet duygusunu güçlendirir ve dünyaya kendi istediği şekilde yön vermesini sağlar.

İhtiyar uyuyakalmıştı bir saçak altında. Uyandığında yağmurdan geriye hiçbir iz kalmamıştı neredeyse, güneş sıcacık kollarıysa silmişti her şeyi. Bu kısa sürede rüya da görmüştü ihtiyar. Eski zamanlarına ait bilgiler canlanmıştı beyninde. Newtonlar, Einsteinları hayal etmişti ve bilimin uzun serüvenini. Düşündü ihtiyar o zaman. Kendi hayatının nasıl silindiğini düşündü. Çiçekten kör olmasını, böylece önce mesleğini sonra ailesini kaybetmesini ve tüm hayatının tepetaklak olmasını… Nasıl da mutluydu oysaki bir zamanlar. Sınıfında onu bilgiye aç bir şekilde bekleyen öğrencilerine her sabah “Günaydın” derken nasıl da coşku doluydu. O kahrolası çiçeğe tutulana dek. Şimdilerde bu hastalığın olmadığını görerek sevinse de hüzünlüydü birçok yönden. İnsanın geç kalmasına üzülüyordu, geçen yıllarına, öğretemediği onca öğrenciye… En kötüsü de o fark edemeden dünyanın değişmesiydi. O göremeden gün akar, gece döner, yaz geçerdi ve hiçbirine dur diyemezdi ihtiyar. Ama yine de şükrediyordu o, onca derde bulunan çarelere. İnsana şükrediyordu.


Yazar rumuzu : turkuaz


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

---------------------------------------------------------