Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

2.c-2

Yazar rumuzu : prometheus
Eser sıra no : 090220.02
------------------------------------


HAK BELLEDİĞİN BİR YOLA YALNIZ GİDECEKSİN



I

“Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın,
Her şey olacak kudret-i irfanla… inandım”

18. yüzyılda Fransızların Siécle de Lumiere olarak adlandırdıkları Aydınlık Çağ, ilkin filozof I.Kant döneminde “aydınlanma” adıyla literatüre girdi. Hiç şüphe yok ki Avrupa’nın erken tanıştığı bu ilim serüveninde Fransız Devrimi’nin etkisi çok büyüktür. Ancak bu aydınlamanın arka planında uzun bir insanlık tarihinin yattığını söylemeden geçemeyiz. Zira M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren başlayan bu devrim sabahının sessizce yükselmiş ilk ayak sesleri, ileride büyük bir atılımın kaynağı olacağını, o zaman için kestiremezdi sanırım. İşte bu sebepledir ki bugün parlak bir ışık gerçekten var olabilmişse, bu ışığı var eden yalnızca ışığın kendisi değil, aynı zamanda gölgedekilerdir, gölgenin ta kendisidir. Karanlığın içinden aydınlığı kurtarmada “kestirme yol” gibidir.

Fakat ne yazık ki kilisenin çıkar ve hegemonya uğruna giriştiği karanlık savaş çok değil, kısa bir süre sonra Ortaçağ’a sürükleyecektir Avrupa’yı. O tarihlerde Doğu ise bambaşka bir sürecin içerisinde seyir defterindeki notlarını karıştırmaktaydı. Tıpkı Kurtuluş’u uğruna savaşlar veren ve savaşların içinde cehalet ve din istismarı ile de savaşmak zorunda kalan bizler gibi… Tüm bu sıra dışı dünya tarihi içerisinde ise kaybeden, ayaklar altına alınan hep insanlıktı. İdeal insanlık ülküsüyse, aslında herkes için boş bir hakikatti, ta ki o zamana kadar! Ancak hey şeye karşın adalet geç de olsa bir şekilde tecelli etmiş, imdadına Renaissance yetişmişti. Yenilik ve değişim arayışındaki bu çoğul yalnızlığın adınaysa yeniden doğuş adı verilmişti…

II

“…Eğik bir baş, bir boyunduruktan ağır gelir boynuma
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”

Mevcudiyetin ve istikbalin dayandırıldığı yegâne temeli ilim ve irfan olarak işaret eden K.Atatürk, bunu sağlayacak gücü yine milletin bağrında, gençliğin inanç ve azminde gördüğünde, bunu bir hak, bir vazife olarak emanet etti yeni nesle… Nitekim Tevfik Fikret’te Ferda(Yarın) şiirini “Bu günün gençlerine” ithaf ederken aynı şeyi vurguluyordu:

“Ferda senin, senin bu yenilik, bu inkılâb / Her şey senin değil mi ki zaten? Sen, ey genç ahbap / …Demin “Ferda senin” dedim, beni alkışladın; / Hayır, bir şey senin değil, sana ferda emanettir. / Hey şey emanettir sana… / …Her uzvu ihtiyacın kasırgasıyla sarsılan / Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman / Asrın, unutma, feyizli şimşekler yüzyılıdır / Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir. / Bir yükseliş ufku açılır, yükselir hayat; / Yükselmeyen düşer: Ya gelişme, ya yıkılış! / Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere / Doymaz beşer dedikleri kuş yükselmelere / Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır; / Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır! /

III

“Kızlarını okutmayan millet,
Oğullarını ma’nevi öksüzlüğe mahkûm etmiş demektir!”

Hayatın temel elementlerinin akılla temellendirildiği bilgi yüzyılında cehalete kurban edilen gençliğin, özellikle de ülkemiz açısından düşünüldüğünde kız çocuklarının, yetiştirdiği gelecek yepyeni nesilleri karanlığa mahkûm etmeye kimin hakkı var?

Eğitimin mecburiyeti karşısında-ki bu eğitim ilim ve fendir- en gelişmiş medeniyetler diz çökerken, bu mecburiyetler ve hatta açlıklar karşısında eller ayaklara dolanırken, yüzyıllarca cehaletle istismar edilen Anadolu insanın geniş ufku, keskin zekâsı maalesef ki köhneliğe terk edilmiş, Anadolu yurdu ise işgalin ilk top seslerini duymaya mahkûm edilmişti… Ancak ışık gösteren, zulmetleri bin parça ederek ufku işaret eden bir önder, uygarlık ideasını gerçekleştirmede tüm bu sorunların karşısına korkusuzca geçerek, tüm bunların ilim ve irfan savaşıyla halledilebileceğini inanıyor ve inandırıyordu bu coğrafyanın insanlarına.

Ve daima daha yüksekleri hedefleyen bir millet için bağımsızlık yeterli değildi. Muasır medeniyet seviyesini bir uygarlık teşkil etmekte görmek ve bunu çeşitli bilim çalışmaları ve kültürel etkinliklere dönüştürmek hiç kuşkusuz bağımsızlığını kazanmış bir ülke için sonrasında koşulacak ilk hedefti. Bunu yanı sıra bu yarış hiçbir zaman bitmeyecek ve beraberinde azimli ve dinamik bir nesli de sürükleyecekti. İşte bu sebeptendir ki yenilikler daima gençlere ithaf edilir ve beklentiler hep o yönde gelişir oldu çağlardan beri…
Mamafih K.Atatürk; “Uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki ona uzak kalanları yakar ve yok eder” söyleminde bunu kast etmişti. Tarihse doğrulayan bir tavırla aynı şeyleri öğütlüyordu bizlere. Medeniyetle son savaşımızda takvim yaprakları 20. yüzyılın başlarına gelmiş, tüm beşer bize karşı birlik etmişti. Ancak bu sömürgecilik savaşını kazanan bir uygarlık için esas savaşsa cehaletti.

“…En geri, en aciz, en felek-zede millet kadınlığı cahilliğin kız kardeşi edendir! Verin, verin. Kalbin, cömertliğin, hele bilimin yarattığı her şeyde kızların, bu sevgili çiçeklerin bir hakkı var…verin!”

Tarih gösteriyordu ki yükselmeyen düşer. Kendini eğitmeyense yükselemez. Yükselmekse yalnızca erkekleri eğitmekle değil, erkek çocuklarını da eğitecek annelerle başlar. Oysa kız çocukları okutulmuyordu kutsal savaş öncesi. Ne dinle bağdaşıyordu ne de bir başka inanışla bu cahiliye devri silsilesi.

IV

“…Vatan gayûr(çalışkan) insanların omuzları üstünde yükselir
Gençler, bütün ümîd-i vatan şimdi sizdedir.”

Muasır medeniyet seviyesi –ki gelişmişliktir- ilime değer vermek, ilmi yüceltenlerinde yollarını engellememektir. Fakat 19.yüzyıla bakıldığında bu tam anlaşılabilmiş miydi, bu maalesef ki tartışmalı bir konu.

Osmanlı Devleti Duraklama ve Gerileme dönemlerinde yürütülen yenilik(ıslahat) çalışmaları başarılı olamamıştı; çünkü yenilik isteyenler, toplumdan soyutlanmıştı. Yeniliklerse daimi değil, geçiciydi. Ânı kurtarmaya yönelik bu girişimler elbette ki tarihin tozlu sayfalarında kaybolmaya mahkûmdu. Bunun yanı sıra yenilikler belirli bir alana yönelmiş ve halk iradesinden uzak yönetilmeye gayret edilirken “gökten yere” otoriter yenilik, çağdaşlaşma süreciyle birlikte ilim ve irfana bırakmıştı yerini.


V

“Siz,
Ey yarın ki evrenin küçük güneşleri,
Artık birer birer uyanın.
Ufukların ebedi özlemi var ışığa
Aydınlanma… işte asrımızın emellerinin ruhu
Silin bulutları, silkin korkunun umutsuzluğunu
Işık içinde koşun bir mutlu kurtuluşa…”

Yürütülen ilim ve fen savaşını en iyi 22 Eylül 1924 tarihli Samsun İstiklâl Ticaret Okulu’nda yapılan toplantıdan öğrenebiliriz aslında. Zira savaş öncesi, sırası ve sonrasında bu kongreler hiç bitmemiştir. Ordu savaş durumunda iken bile ordunun başkomutanı kongrenin açılış konuşmasını yapabiliyor. Başka hangi lider, hangi ülke bu durum içerisinde eğitimi hâlâ düşünebilir. Evet, bu yegâne kişi: M.Kemal’dir.

İşte bu sebepledir ki Türk aydınlanması Avrupa’nın ve Asya’nın gevşetici asırlarının yavaş zihniyetine karşın en kısa sürede ve en modern şekilde gerçekleşebilmiştir. İşte bu sebepledir ki gerçek aydınlanma, ilim ve irfana gerçek değer verme budur, bu yükselme umududur…

Uygarlığa karşı nemelazımcı tutuma inat işte bu sebepledir ki gerçek yanıt; hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir şeklindedir…

Soruyorsunuz defalarca:
Uygarlığın ne gereği var?
Sorarım: Bu alçakça yaşayışla
İlkelliğin ne gereği var?

Soruyorsunuz, soruyorsunuz,
Durmaksızın, kafa tutarak
Bize felsefenin ne gereği var?
Bize sanatın ne gereği var?

Hadi sanatın da gereği yok,
Bize felsefenin de gereği yok;
Fakat anlatılsa da anlasak:
Şu bilgisizliğin ne gereği var?

Şu alçalışın ne gereği var?
Şu yoksulluğun ne gereği var?
Şu kulluğun ne gereği var?


Dipnot:

Tüm şiirler Tevfik Fikret’in Rübâb-ı Şikeste, Haluk’un Defteri adlı şiir kitaplarından alınmıştır.

* Başlık: Haluk’un Defteri / “Bir Tasvir Önünde” Adlı şiirin son mısraı


Yazar rumuzu : prometheus


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

----------------------------------------------------------