Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

2.d-4

Yazar rumuzu : korkusuz
Eser sıra no : 090220.09
-------------------------------


İLİM VE ACILAR


Güçlünün “böcek ezermiş” gibi zayıfı ezdiği, bir fikre, bir düşünceye değer verilmediği, 157 milyar dolara “Dünya Uzay İstasyonu’nu” yaparak uzaya gitmeyi başarmış, ancak kapı komşusuna gitmeyi başaramamış; Asimo’dan daha robotsu monotonlaşmış insanların yaşadığı ve ne kadar kötü şeyler varsa yapıldığı bir dönem yaşayan, mistik, “globalleşen” dünyamızdan sesleniyorum, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”

Atatürk’ün dehasının önemli bir göstergesi olan bu fevkalade söz ile giriş paragrafı arasında nasıl bir alaka kuracağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ancak pek sevdiğim “Isaac Newton” gibi kafama bir şey düştüğü zaman aklıma geldi. Düşen şey ise tam olarak bir elma değildi aslında… ama parlak bir elma kadar akılda kalıcı; kafama dank ettiğinde ise sert bir uyarı anlamına gelecek kadar acı vericiydi. Kafama dank eden bu şey Filistinli çocukların İsrail tanklarına kuş lastikleriyle attıkları taşlardan çıkan metalimsi bir sesti.

Bu sesle anladım ki; ilimde ileriye gitmiş, ilmi Atatürk’ün de dediği gibi yol gösterici olarak almış; dünyanın gelişmiş, güçlü ülkelerinden biri olmuş ülkelerin bu gelişmeyi “logaritma” hesabıyla yaptıkları dişli çarklardan oluşturmaları, toprağı taşı delen, mesafeleri kısaltan lakin arada bir insan öldüren makineleriyle yani ilimleriyle gerçekleştirmeleri dikkate şayandır.

Öyle olmasa İsrail dünyada en iyi tarımı yapan, Heron casus uçaklarını üreten bir ülke olmazdı. Bizim üretemediğimiz fakat düşünmeden kullandığımız, nice teknoloji harikasına bakar ve Filistinli çocuğun tınlayan taşını acıyla hissederken, Atatürk’ün bu mükemmel sözünü, beynimin hafıza merkezine hatta, vücudumdaki refleks merkezi olan omuriliğime kaydetmeyi akıl ettim.

Sonra dünyaya bir göz gezdirdim. Baktım. Dünyada ilme ve çalışkanlığa değer verilmesinin kazandırdıkları canlandı gözümde. Kimler bunlar ve nasıl bu hale geldiler.

Dünyanın ilimde ileriye gitmiş ülkelerine baktığımız zaman Japonya başı çekenlerdendir. İlmin cilasını sıyırıp sade kalmayı başarmış başarmış, çalışkanlığı yaşamının düsturu haline getirmiş bir ülke; zincirleme reaksiyonla oluşturulan atom bombası ülkesine atılmasına rağmen askerlerden oluşan bir ordusu olmasa da teknoloji ordusu ile var olmayı başarmıştır.

Japonlarla birlikte Almanlar da aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Gerek Avrupa’nın bu sarı saçlı mavi gözlü çocukları, gerekse “Uzakdoğu”nun bu çekik gözlü insanları çalışmayı, ilmi yol gösterici alarak çalışmayı aktif genlerine işlemişler. Nerede bir gelişme varsa arkasında ilmi yaşamının temel belirleyicisi kılan bir zihniyet var. İlimden uzaklaşan önce tökezliyor sonra yerinden kalkmamacasına hızla düşüyor. Beslenemeyen hastanın bünyesinin önce zayıflayıp sonra yok olması gibi, İlme bağlılık değerini önemsemeyen toplumlar da önce budalalaşıyor, sonra yozlaşıyor, nihayetinde çürüyor ve çöküyor.

Türkiye… Üç kıt’ada birden at sürmüş, 16 devlet kurmuş, bayrağının dalgalandığı her yeri vatan toprağı kabul etmiş, Enderun gibi bir okul açarak büyük ilim ve devlet adamları yetiştirmiş; Mimar Sinanların, Hazerfenlerin, Gazi Osman Paşaların, 36 tane Osmanlı padişahının, “ecdad”ın torunlarının ülkesi. İlimde, fende ileriye gitmiş ve birçok bilim ve fikir adamı yetiştirmiş bir milletin çocukları. 2. Abdülhamit, kuduz aşısını bulan Pasteur’e beraber çalışmayı teklif etmiş. Ünlü Türk gök bilimci ve matematikçi Ali Kuşçu’yu Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’a getirmiş. İbn-i Sina gibi bir tıp adamı çıkararak eserlerini Avrupa’da yüzlerce yıl okutturmuş; Mevlana, Piri Reis, Mehmet Akif Ersoy, ve her şeyden önemlisi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk gibi dehalar çıkarmış bir milletin torunları. Sanıyorum hepsinin ortak özellikleri ise ilmi bir “mürşit” olarak görüp ilme değer vererek hizmet etmiş olmalarıdır. Ancak günümüz daha doğrusu “zamane gençliği” bu anlayışın neresinde? Böyle bir ideal içinde olduklarını hiç sanmıyorum.

Aktivasyon enerjisi düşmüş, molekülleri yerinden oynamış, aklı, zekâsı atavizm geçirmiş olan pek dâhi “gençliğimiz” internetten, arkadaşlarıyla sohbetlerinden, televizyon ve düş saatlerinden ha bir de arada göz gezdirdiği ÖSS kitaplarından vakit kalırsa Atatürk’ün dediği hayattaki en gerçek yol gösterici ilimle uğraşıyor.

Günümüz gençliği boş vakitlerini bir şeyler araştırarak değil, bir sorunu çözerek değil, bilimle, bilim tarihiyle uğraşarak değil, concon arkadaşı Sibel ile “chat” yaparak geçirmeyi tercih ediyor. Düşünebiliyor musunuz, bir ülkede çalışkanlık ve çalışma kınanabiliyor. Çalışanın argodaki adı inek, çalışmak otlamak, kitap defter taşımak, muhallebi çocuğu olmakla eşdeğer sayılıyor. Kınama vesilesi oluyor.

Teknoloji gelişiyor, ülkeye birçok ithal teknoloji ürünleri giriyor, kullanılıyor, zamane gençliği; nereden geliyor bu değirmenin suyu demiyor. Amerika’daki John amcanın ihtiyacından daha büyük, daha pahalı bir ev almasıyla başlattığı küresel ekonomik krizde x kadar üretiyorsa, 3x kadar tüketiyor. Perspektifinde ilim değil, hak edilmemiş refah var.

Uğraş ve anlayış bakımından gençliğimizi ikiye ayırıyorum. Yukarıdaki bahsettiğim birinci gençlik tipi. Şimdi sıra ikinci gençlik tipinde. Bu gençlik tipi ÖSS manyağı olmuş, 4’e ayrılan ve ancak çeşitli alan testlerinde çıkardığı netlerin sayılarıyla kendini ifade edebilen bir gençlik tipi.

Birinci sözel tipi, ikincisi eşit ağırlık tipi, üçüncüsü yabancı dil, dördüncü sayısal tipi ki, kendisini , daha ne yaptığını bile bilmediği Einstein’a benzeten öğrenci tipi. Derslerinin iyi olmasıyla Einstein’a benzeyeceğini düşünüyorsa yanılıyor. Herhalde ÖSS netleri iyi olursa ona benzeyeceğini zannediyor. Tabii burada Einstein’ı eleştirmiyorum. Çünkü o bir cismin kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımının o cismin gerçek enerjisini vereceğini, maddenin ışığın durgun hali olduğunu söylemiş ve Newton yasalarını ezip geçmiştir. Bunu yaparken de bilimsel merakı ve düşünmesiyle başarmıştır.

Okullarımızda o kadar matematik dersi görüyoruz. Neden 33 ülkenin katıldığı matematik olimpiyatlarında 1. olamıyoruz? Neden gelişip kalkınamıyoruz ve cari açığımız kapanmıyor? Neden bir türlü istikrarlı bir gelişme çizgisini tutturamıyoruz. Çünkü gelişmenin, kalkınmanın, güçlü olmanın en önemli koşulu olan, hayal gücü ve yaratıcılığı kullanarak ilimin aydınlık yolunda yürümüyoruz.

Tabii başarılı gençlerimiz de var. Bunlara lafımız yok. Onları takdir ediyor ve başarılarını takdir ediyoruz. Başta İsrail, Almanya, Japonya gibi ülkelerden bahsettim. Gençleri çalışıyor, didiniyor, başarıyor. Biz ve bizim gibi ülkelerde gençler biçimden çıkıp öze varamıyoruz. Ya özenti yoluyla kimlik bunalımına düşüyor ya da her yeniliğe ve insanlık mirasına karşı çıkmayı marifet sayıyoruz.

Ne yazık ki, Atatürk’ün kurduğu bu ülkede Türk gençliği parazit gibi yaşıyor. Ülke gerçeklerini temel alan bir kalkınma modelini hayata geçirmedikçe, Düşünüp bilimi rehber almadıkça, Köprülerin altından akıp giden sulara çok iç geçiririz . Bunca zenginliğin olduğu ülkemizde ne yazık ki, bizim onda birimiz kadar olan ülkelerin ürettiklerine hayranlıkla bakmaktan başka bir şey yapamayız.

Kalp kırdıysak, birilerine kötü söz niteliğinde sözler söylediysek affola, sitemimiz sevgimizdendir. İnsan sevdiğine aldırış eder derler. Her ne kadar umutsuz bir manzara çiziyormuş gibi görünsem de aslında Türk gençliğinin ülkemizi her açıdan sırtlayıp götürecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum . Yeter ki, bilimin aydınlık ışığından uzaklaşmayalım. son sözü Yunus Emre söyleye;
İlim, ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.


Yazarın rumuzu : korkusuz


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

-----------------------------------------------------------