Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

5.c-3

Yazar rumuzu : somut
Eser sıra no : 090225.04
-------------------------------


DEMİR ÇERÇEVE


Zamanın gerisinde 17. yüzyıl…

İnleyen bir imparatorluk, Batı’nın deyimiyle, ‘Hasta Adam Osmanlı’…

Sırtında taşıyamadığı çok uluslu yapısı, zamanın gerisinde kalmışlığı, cehaleti, kokuşmuşluklarıyla ezilen, sesi gittikçe cılızlaşan bir dev…

Ve yanlış yerde aranan çözümler…

Hepimiz biliriz kökenimizin dayandığı o görkemli imparatorluğun, Osmanlı’nın dönemlerini. Yıllardır öğrettiler bize oturduğumuz sıralarda; kuruluş, muhteşem yükseliş, duraklama, çaresiz gerileme ve kaçınılmaz son, yıkılış…

Kendine fazla güvenin yarattığı hazin senaryoyu yaşadı atalarımız.

Kendi yansımasına hayran, bilim ve kültür alanındaki üstünlüğünün onu yıllarca koruyacağını düşündü. Sınırları Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya uzanan imparatorluğun gözünü bağlayarak, âdeta bir körebe oynadı.

Oysa Ortaçağ karanlığında, bugün yüzümüzü döndüğümüz Batı’da Katolik kilisesinin insanları ittiği dogmalar içinde sorgulamamayı amaç edinmiş zavallı yaşayışlardan başlayarak günümüze geldiğimizde, bilimin ışığında yaşanan aydınlanmayı tüm çıplaklığıyla görebiliriz.

Osmanlı, yıllarca bu geç kalmışlık içinde yaşadı. Ona göre asıl marifet, topla, tüfekle cenge gitmekti, yiğitlikti. Osmanlı tokadının şanı yeterdi tüm Avrupa’yı dize getirmeye.

Gerçekten de, gurur duyulması gereken tarihimizde atlanan nokta, ne yazık ki çok sonraları fark edildi.

19. yüzyıla gelindiğinde, bu gidişata son vermek için bazı ıslahatlar yapıldı. Örneğin, II. Mahmut İstanbul’da ilkokulu zorunlu hale getirdi. Rüştiyeler açıldı ilk kez, Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Ne yazık ki, Batı örnek alınarak yapılan bu ve benzeri ıslahatlar, yıllarca içi boşalmış bir kavuğun sadece dış kısmını örtmeye yetti.

20. yüzyıla gelindiğinde, artık yaşlanmış olan Osmanlı, yerini Mustafa Kemal’in kuracağı genç bir Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakacaktı ve bu yeni devlette, önümüzü aydınlatan fener, ilim olacaktı.

Bunun için kolları sıvayan Atatürk, ilk olarak beyinleri boş hurafelerle dolduran tekke ve zaviyeleri kapadı. “Tevhidi Tedrisat “ kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar açtı.
Böylece, eğitim sistemindeki ikilik ortadan kaldırıldı.

Başöğretmenimiz Atatürk, yüzde sekseninin okuma yazma bilmediği bir toplumu, kendi deyimiyle ‘demir çerçevelerden’ kurtararak, bilimsel ve teknolojik ilerlemelere olanak sağlayacak, bilgi aktarımını kolaylaştıracak Latin alfabesini halka öğretti.

Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil Kurumu’nu kurdu. Bu konuda şunları söylemiştir:
“Bu iki ulusal kurum, tarihimizin ve dilimizin karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe analıklarını, reddolunmaz bilimsel gerçeklerle ortaya koydukça, bunların yalnız Türk ulusu için değil, bütün bilim dünyası için de dikkatleri çeken ve uyanmayı sağlayan kutsal bir ödev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. “

Zorluklar ve çaresizlikler içindeki Türkiye’de bu temelleri atan Mustafa Kemal, Türk evlatlarından ilim ve fennin ışığının sönmemesini ister ve bize şöyle seslenir:

“Bir millet savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür.”

Ata’mızın bu çağrısına kulak vermeliyiz. İnsanların ambalajlarıyla değil, beyninin içindekilerle değerlendirileceği bir toplum olmak, bu yolda çaba harcamak, dinsel dogmaların bilimin önüne geçmesine izin vermemek, Atatürk’ün bu çağrısına verilecek en güzel cevaptır. Çünkü Ata’mızın dediği gibi “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”


Yazar rumuzu : somut


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

---------------------------------------------------------------