Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

5.c-5

Yazar rumuzu : ezel
Eser sıra no : 090225.06
--------------------------


AYDINLIĞIN ANAHTARI


Ben küçükken kuzenim yurtdışına gitmeye karar vermişti. O zamanlar, belki küçük olmanın da etkisiyle, herkesin hem sevinip hem de üzülmesine anlam verememiştim. Ama şimdi ben de gelecek kaygısı taşıyorum. Tüm taşlar yerine oturmaya, olaylar anlam kazanmaya başladı. Bu pencereden bakınca ne kadar haklı olduklarını anlıyorum.

Ailem kuzenimi uğurlarken çok mutluydu, herkes onun adına sevinmiş onu tebrik etmekle meşguldü. Ama o gittikten sonra hüzün yavaş yavaş sevincin tahtını elinden almaya başladı. Kaygılarında haksız sayılmazlardı çünkü kuzenim Türkiye’ye dönmedi bir daha. Sadece tatiller ve kısa, küçük ziyaretler… Beni en çok etkileyense gidişinin ardından kaygı kavramını gerçekten yaşayan insanların onun dönmeyeceğini, orada yeni bir hayat kurduğunu duydukları andaki huzur dolu, rahatlamış, tatlı gülümseyişleriydi.

Sonraları onun kariyeri için gittiğini öğrendiğimde ben de geleceğimi düşünmem gereken yaşlardaydım. Karar vermem gerekiyordu ve bu benim hayatımı büyük ölçüde şekillendirecek olan bir karardı. Ne yapmak istediğimi seçme sırası diğerleri gibi bana da gelmişti. Tabi bu sistemde seçme şansımın olmadığını sonraları öğrendim. O zamanlar hayat bana daha kolay ve anlaşılır geliyordu. Benim dışımda gelişen olaylar önem kazanmamıştı. Bu fikrimden uzaklaşmaya eğitim sistemimizin bizi birer yarış atı gibi gördüğüne kanaat getirdiğim gün uzaklaşmaya başladım. Seçme şansım kısıtlıydı, bazı şeyleri yapmaya zorunluydum içinde bulunduğum yaşam koşulları yüzünden. Eğitim sistemimizin çarpıklığı o zaman bir kaynar su gibi başımdan aşağı döküldü sanki. Herkesin üniversiteyi kazanma, karnını doyurma hırsıyla müthiş bir yarışın içinde olması, gençlik yıllarının kimse anlamadan geçip gitmesi, sanatı, sporu ya da akademik kariyeri seçmek zorunda bırakılmak ve en acısı da bu kadar çabanın sonucunu alamamak…

Eğitim sistemini incelemeye başlama fikri beynimde yer etmişti. Beni kurban gibi gören bilime yer vermeyen işleyişi bilmek istiyordum. İncelemenin bana faydası daha geniş bir açıyla bakabilmek oldu. Yorumları ve fikirleri araştırdım. İnsanlar farklı görüşlere sahipti ve bu yadırgamıyordu. Herkes bilim denen çatının altında eşit ve hürdü. Sanki herkes maskelerini, kimliğini atarak giriyordu içeri. Önyargısız, özgür, hoşgörülü ve saygılı bir şekilde. Bilimle tanışmam ve kendimi o dünyanın bir parçası gibi hayal etmeye başlamam böyle oldu. Ne garip değil mi? Tam da sistem kurbanı olmaktan yakınırken o kadar da çaresiz olmadığımı öğrendim. Belki de hayatımın en önemli kararlarından birini bilimi hayatımın temeline yerleştirmekle vermiş oldum. Bilim anahtardı benim için. Aydınlığın anahtarı adeta. Karar vermiştim; ne kadar zor da olsa anahtarı avucumda sıkı tutacak, ilerlerken düşürmemek için elimden geleni yapacaktım. Avucumu açıp en ufak bir rüzgârla elimden kayıp gitmesine izin vermeyecektim geleceğimin. Bilim, yeni dünyalara açılan bir kapıydı. Hayatı anlamanın ve kafamdaki soru işaretlerini gidermenin bir yoluydu. Bir anda o kadar çok soru gelmişti ki aklıma bilim adamlarına şükrettim bize karanlıkta yol gösterdikleri için. Bir şimşek çakmıştı beynimde. Benim de istediğim buydu: Önce kendimi sonra diğer insanları aklın ışığıyla aydınlatabilmek.

Bilim adamı olmak istemeye karar vermenin ardından çok çarpıcı ve acı bir şekilde Türkiye’de bilimin olması gerektiği kadar önemli olmadığı ve bir bayan olarak bu alanda bana neredeyse hiç yer olmadığı gerçeğiyle tanıştım. Haksızlıktı bu, tamamen adaletsizlikti. Böyle olmamalıydı, olması gereken bu değildi. Bu düşünceler geçti beynimden aniden. Önümde iki seçenek vardı: Ya canımı dişime takarak çalışacak, zorluklarla üniversiteyi kazanıp bitirecek ve büyük ihtimalle hayallerimi geride bırakmak zorunda kalacak, mesleğimi yapamayacaktım ya da hayallerimi bir kenara atıp para kazanabileceğim, iş bulabileceğim ama belki de sevmeyeceğim bir meslek seçecektim.

Zaman geçtikçe fikirlerim olgunlaşmaya ve bir şekle bürünmeye başladı. Ve her geçen gün yurtdışına giden, başarılı olan daha fazla insandan haberdar olmaya başladım. Bu insanlar gittikleri yerleri sırtlayıp götürenlerdendiler. Bilimle, geliştirdikleri teknolojiyle gerçekleştiriyorlardı bunu. En iyi cins atlarmışçasına arabayı yorulmadan, takılmadan tepeye çıkarıyorlardı. Türkiye ise bilime önem vermeyerek gerekli altyapıdan yoksun bir şekilde yoluna devam etmeye çalışıyordu bu arada. Özel sektörler veya devlet destek vermedikçe, bilim yuvası dediğimiz üniversitelerde gerekli olan bilimsel ortam olmadıkça, araştırma ve geliştirmeye yeterli kaynak ayrılmadıkça ilerleme kaydetmeyi beklemek düşlerde kalacak. Biz ulus olarak bilimin yol göstericiliğini kabul etmeliyiz öncelikle. Çağdaş uygarlık düzeyine yükselmenin en önemli koşulu bilim, teknoloji ve sanata öncelik tanımak ve insanların benimseyip sahiplenmesini sağlamaktır. İnsanları okumaya, araştırmaya yönlendirmektir bir ulusu yüceltecek gelişme.

Aklıma her geldiğinde okuyamayan, imkânı olmayan, karanlıkta yaşamaya mahkûm insanlara üzülürüm. Ülkemde çocukların okula gidememesi ve gidenlerin de yeteri kadar desteklenmemesi çoğu zaman önünün kesilmesi beni en çok yaralayan şeylerdendir. Böyle düşünen tek kişi olmadığımı biliyorum fakat kimsenin çözüm üretmek için çabalamadığını da biliyorum. Herkes sadece sorunları masaya yatırıyor. Hep imkân yetersizliği, ekonomik nedenler, kültür farklılığı, bağnazlıklar dendi. Hiç mi kimsenin aklına gelmiyordu bunların çözümünün genç, taze ve donanımlı beyinlerde yattığı? Yapılması gereken zaten koşmaya hazır olanları biraz desteklemek, sadece bireylerin değil devletin de bilimi temele yerleştirmesi ve bunu insanlara aşılamasıydı.

Batı toplumunun her şeyine özendik. Yaşayış biçimlerine, müziklerine, kültürlerine, kıyafetlerine… Bütün bunları almak istedik de neden hiç bilgi birikimleriyle ilgilenmedik? Onların bizden ne farkı vardı? Zamanında dünyaya hükmeden devletler kuran biz değil miydik? Onlar bilimsel gelişmeler yaparken biz önemsemedik, sadece satın aldık ürettiklerini. Öğrenmedik, kendimizi geliştirmekte geç kaldık. Kendi kendimizi bağımlı hale getirdik. Hem teknolojisiz yapamayız dedik hem de kendimizden bir şeyler vermek istemedik. Çağa ayak uydurmak istedik ama yeni gelişmeleri takip etmedik, kafamızdaki soruları araştırmadık. Beyin göçü kervanı akıp giderken biz göz yumduk geleceğimizin anahtarının avucumuzdan düşmesine. Kendi hatalarımızı göremedik. Biz fenerlerimizle zamanında ilgilenmedik, önem vermedik, kaçırdık onları elimizden. Sonradan fark ettik karanlığa mahkûm ettiğimizi kendimizi. Özgür düşünce, fikir paylaşımı yerine kendimizden olmayanı, bize ters geleni hor gördük. Farklı beyinleri körelttik, işlemeye işlemeye pas tuttu çoğu da. Bir tek kendi doğrularımızın hayatla eşleşeceğini zannettik. Kendi kabuğumuzu kıramadık. Kaç kişi hayallerinin peşinden korkusuzca koşabildi, koşabilecek?

Bir şeyler öğrenmek için savaşmak zorunda olan bir neslin çocuklarındanım ben. Sistemi eleştirse de çözüm bulmak için uğraşanlardan. Karanlık bir dünyada yaşamak istemeyen bir nesildenim ben. İzin vermeyeceğim anahtarımın bir kuş misali uçup gitmesine, izin vermeyeceğim…


Yazar rumuzu : ezel


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

-------------------------------------------------------------