Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

3.c-4

Yazar rumuzu : dila
Eser sıra no : 090222.02
-----------------------------


EN HAKİKİ TERCİH


Hayat, tercihlerimizden ibarettir. Bilimi, bilimsel veriler doğrultusunda bir yaşamı da rehber kabul edebiliriz; dogmatik, kaderci bir yaşam biçimini de. Bu tercih, kim olmak istediğimizin ve nasıl yaşamak istediğimizin tercihidir.

Kendi bozuk ritmine ayak uydurmuş çarpık bir düzenin en azgın, en korkunç, en saldırgan dönemini yaşıyoruz. Her şey bozuldu dünyada, toplumumuzda, çevremizde. Alışıyoruz gördüklerimize, duyduklarımıza; ya da alışmayı tercih ediyoruz. Alışmamakta direnenlerimiz, en kararlı olanlarımız, en ekşi tavır takınanlarımız dahi bir yerinden tutunuyor bu düzene. Çok sancılı geçiyor bunu kabul sürecimiz. İstemesek de zorlanıyoruz buna. Haklı olmamıza rağmen, mutlu olamamamın ağırlığı altında eziliyoruz.

Tüm bu karamsar tabloya, herkesin, her şeyin bir şekilde kirletilmesine karşın, dünyada hala değişmeyen, hala bir yerlerde saflığını koruyan bir şeyler var. Bu kirli çarkın dişlileri tüm değerlerimizi yok edemedi henüz. Bizler, tarih boyunca kötülerin insanları öldürerek düşüncelerini yok edemeyeceklerini anlamalarını bekledik. Onlar hala anlamadı belki ama, en azından biz öğrendik. Düşüncelerimize hiçbir zaman el koyamazlar, onları kelepçeleyip işkence yapamazlar, ancak bizlere dokunabilir onların uğursuz elleri, onlar asla düşüncelerimize ulaşamazlar.

Egemenlerin yok edemeyecekleri düşüncelerden biri, aklın, bilimin, fennin önderliğidir. “İnsanları önce düşünmeye, doğru düşünmeye sevk etmek lazım.” diyerek Oğuz Atay da önemini vurguluyordu bunun. Onun da dediği gibi, düşünmek, doğru düşünmek, antik felsefe döneminde de en önemli olgu kabul edilmiştir, günümüzde de hala kabul edilmektedir. İnsanlık tarihinin en eski zamanlarında dahi aklı kendilerine kılavuz gören insanlar vardı. Çevrelerindeki olayları doğaüstü güçlere, tanrısallığa bağlayan çağdaşlarından farklı olarak onlar, olayların gerçek nedenlerini merak etmişler ve her zaman kendilerine "Neden?" diye sormuşlardı. Onların bu meraklı davranışları, "Neden?" diye sormaları olmasaydı, biz bugün bu kadar rahat bir ortamda yaşayamazdık. Çünkü onlar, ilk bilimsel düşüncenin temelini atmışlardı. Olayların gerçek nedenlerini araştırmakla tabuları yıkmış oluyorlar, böylece de çok da idrakında olmasalar da bilimi önder kabul eden düşüncenin başlamasının önünü açıyorlardı.

Aklı savunan, bilimi önder alan, muasır medeniyet seviyesine ulaşmaya çalışan insanlara çağdaşları her zaman engel olmak istediler. Nasıl geçerse geçsin, geçmişe hepimiz özlem duyarız; ama bu insanların hissettiği şey geçmişe özlem diye adlandırılamazdı. Onlar, uygarlığın inançlarını, dinsel değerlerini yok edeceğine inanıyorlardı. Uygar bir toplumda yaşamak istemiyor, bilimi yeriyor, mantığı reddediyorlar; karşıt görüşte bulunan çağdaşlarına da korkunç işkenceler yapıyor, düşüncelerinden vazgeçirmek için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı.
İnsanlık sistematik dogmatiklikle ilk kez skolastik dönemde tanışmıştı. Kilisenin otoritesi bütün dünyada kendini hissettiriyordu. İnsanlar özgürce düşünemiyorlardı, engizisyon mahkemeleri tarafından yargılanmanın, aforoz edilmenin korkusunu yüreklerinde hissediyorlardı. Korkmakta da çok haklıydılar; kilise, kendilerinden olmayanları işkenceden geçirerek, aforoz ederek, acımasızca katlederek düşüncelerini yok etmeye çalışmıştı. Ancak bütün bu yapılanlar dahi "yeniden doğuş"a engel olamadı. Zorbalığa karşı kazanan, akıl olmuştu.

Avrupa’da Rönesans ve Reform’la başlayan aydınlanma, bilimin önderliğinde, günümüze kadar önüne çıkan tüm engellere rağmen gelebilmiştir. O zamanın tüm düşünürleri bilime ayrı bir ehemmiyet vermişlerdi. Kopernik, Galilei, Bruno ve daha niceleri, asla bilimden, bilimsel düşünceden vazgeçmemiş; yaşamlarına mal olsa da kilise dayatmaları yüzünden asla düşüncelerinden taviz vermemişlerdi. Buna rağmen, düşün tarihi boyunca olduğu gibi yine bilimin, aklın karşısına çıkan en büyük engellerden biri olan gerici düşünce baskılarına devam etmişti. Bağnaz insanlar, ilerlemeyi hiçbir zaman kaldıramamışlar, nefret ettikleri bu insanları yok edebilmek için uygun kılıflar aramışlardı.

Avrupa kilisenin korkunç otoritesinden sıyrılıp, muhteşem aydınlanmayı yaşarken, Osmanlı bundan nasibini alamamıştı. Her zaman bilime, fenne karşı kapalı olduğundan, Osmanlı; Avrupa ilerledikçe, düşünürler, bilim adamları, dehalar çıkartmaya başladıkça, yavaş yavaş çökmeye başladı. İlerleyen yüzyıllar, Osmanlı’nın değişmesi gerektiğini söylüyordu padişahlara. Avrupa’yla aradaki fark, daha da belirginleşiyordu gün günden ve buna bir dur demek gerekiyordu. Bu yüzden yapıldı ıslahatlar, yenilenme hareketleri, tanzimatlar. Padişahlar, otoritelerinin zedelenmesi pahasına yasanın yüceliğini kabul ettiler. Avrupa’nın fennini örnek almaya başladılar. Yine de geri kalmıştı Osmanlı ve devamlı kan kaybediyordu. Matbaanın dahi 200 yıl sonra geldiği bir ülkede bir günde ıslahat olmuyordu…

Güç dengeleri değişti Sanayi Devrimi’yle birlikte dünyada. Egemenler, daha çok toprak, daha çok para, daha çok sömürge arayışlarına düştüler. Osmanlı, muazzam topraklar üstündeki hasta, yaşlı bir adamdı… Ve Avrupalılar bu muazzam topraklarda pay aradı. Kazandıkları savaşlarla da bu paylaşıma hakları olduklarına inandılar, -ki zaten antlaşmalara göre vardı. Osmanlı, medeniyetler beşiği, bu sefer yok olmanın eşiğindeyken imdadına ‘o sarışın kurt’ yetişti. Ve dünyada güç dengeleri yeniden değişti.

Türk aydınlanması Kurtuluş Savaşı ile başladı. Gazi Mustafa Kemal sadece emperyalistlere karşı vermedi o savaşı. Asıl ve zorlu savaş, emperyalizmin yerli işbirlikçileri olan gericilere ve yobazlara karşı verildi. Biz Kurtuluş Savaşı’nı tüm imkansızlıklara rağmen kazanmaya çalışırken, yerli düşmanlarımız bize karşı savaş verdiler. Anadolu’daki her ayaklanma ve karşı devrim hareketinin arkasında emperyalistler olmuştu, ancak değişmeyen daimi ittifak ise gerici yobaz takımıydı. Gazi Mustafa Kemal de ileri görüşlü bir insan olarak görmüştü bu gerçeği ve bu durumun Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık geleceğine düşüreceği gölgenin farkına varıp tekke ve zaviyeleri kapatarak önlemini almıştı. Yobazlara en büyük darbe de bu olmuştu. Atatürk iktidarlığında gölgeleri düşmez olmuştu aydınlık Türkiye’nin üstüne. Ancak daha sonraki iktidarlar bu konuda pek başarılı olamadılar. Amerika’nın her dediğini yapmaları, Amerika’nın da kendi egemenliğinden başka egemenlik kabul etmemesi sonucu bilimin önderliği bir kenara atıldı, bağnaz, dogmatik, gerici düşüncelere itibar gösterilmeye başlanıldı. Bugün içinde bulunduğumuz durum, Atatürk’ün iktidarından bu yana nelerin değiştiğini ve Atatürk’ün ne kadar haklı olduğunu gözler önüne seriyor. Atatürk’ün düşüncelerinin yıllar geçse de geçerliliğini koruması, onun müthiş zekası hakkında bizlere ipucu veriyor.

Gazi Mustafa Kemal, laik cumhuriyetin temellerini atarken, din ve devlet işlerini ayırmıştı. Çağdaş bir devlet olabilmenin tek yolu olarak yaşamın her alanında akılcı, bilimsel yaklaşımların hakim olacağı bir yönetim anlayışını benimsemişti. Mustafa Kemal'in çağdaş ve akılcı önderliğinde, sanayide, tarımda, eğitimde, hayvancılıkta, ulaşımda, sağlıkta olağanüstü başarılar sağlanmıştı. Yabancı ülkelerin gözünde genç Türkiye Cumhuriyeti mucizeler yaratıyordu. Ancak, Gazi yapılanları mucize olarak görmüyordu. Devlet yönetiminde bilimin, bilimsel çalışmanın kaçınılmaz sonucu olarak görüyordu yapılanları. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmanın tek yolunun, bilimin önderliğini kabul etmek ve kararlılıkla yaşamın her alanında bilimsel çalışmaları hayata geçirmek olduğu biliyordu. O, bu yüzden devamlı olarak laik cumhuriyetin ve bağımsızlığımızın ilelebet yaşayabilmesi için bilime dayalı eğitim sisteminin önemini vurguluyordu. Hatta kendisi de geometri kitabı yazarak ve terimleri Türkçeleştirerek katkıda bulunmuştu öncüsü olduğu eğitim sistemine. Dehasını, bilime verdiği önemi tüm dünyaya bir kez daha kanıtlıyordu böylece.

"Bilim, durup dinlenmeden çalışmaktır." diyor ünlü fizikçi Max Planck. Gazi Mustafa Kemal, yobazlığın önünü tıkayıp, bilimin önünü açmıştı ama yıllar sonra iktidara gelenler onun eserine sahip çıkmadı. Uzun yıllar planlı olarak Atatürk'ün eserine zarar vermelerine rağmen hala cumhuriyetin temellerini yıkamadılar, Atatürk'ün eserini ortadan kaldıramadılar. Ancak tarikatların, gerici kadrolaşmanın önünü açtılar. Eğitim sistemimiz, bilimsel dayanaklardan uzaklaştırılmakta günden güne. Bu yüzden beyin göçü yaşanıyor, bu yüzden ülkemizde gelecek kuramayacağını düşünen gençlerimiz yabancı ülkelere kaçıyor. Biz, bilimi en önemli olgu kabul edip, ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarırsak beyin göçünün önüne geçmiş oluruz, çünkü beyin göçü, bilim göçü demektir. Bu yüzden Max Planck'ın dediği ve yaptığı gibi durmadan çalışmalıyız.

Bugün Atatürk gençliğine düşen görev, ne kadar kötü bir durumda olunursa olunsun asla yılmamak ve Türkiye Cumhuriyeti'ni muasır medeniyetler seviyesine çıkartmak için çabalamak ve bilimi yol gösterici kabul ederek, hayatımıza o yönde şekil vermektir. Atatürk'ün "... İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir." sözünü unutmadan, Türkiye’nin yeniden inşa sürecinde, Gazi Mustafa Kemal'in vasiyetine uygun olarak bu sorumluluğu üstlenmek, bilime dayalı eğitimi, sosyal ve kültürel çalışmaları yaşamın her alanında hakim kılmak için çalışmaktır.

Bilimin izinden gitmek, topluluğa karşı savaşmak ve kazandığında azınlık olmanın tadını çıkarmaktır. Unutmamalıyız ki; evrenselliğe açılan kapının anahtarı akıldır ve bu yolda yapılan savaşta kazanan her zaman akıl olacaktır.


yazarın rumuzu : dila


Önceki eser / Eserlerin ana listesi / Sonraki eser

----------------------------------------------------------------------