Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

4.b-2

Yazar rmuzu : nisan
Eser sıra no : 090223.18
-----------------------------


ŞAŞMAZ PUSULA



Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.
Atatürk
I.

Doğduğu anda başlar insan öğrenmeye. Gözyaşını tanır önce, nefes almayı; minicik bedenini havayla doldurmayı öğrenir. Dünyaya gelmişse eğer istese de, istemese de her gün “yeni”ler yer edinmeye başlar zihninde. Kimilerini görüp taklit ederek, kimilerini ise öğrendiğinin bile farkında olmadan geçirir hayatına. Bir kısırdöngüdür bu. Ait olduğu ağaçtan cılız, tek bacağı kırılmış bir rüzgâr yüzünden kopup gitmek istemeyen yaprağın her gün güneşin önünde durmaya çabalamak zorunda olması gibi, insanlar da birer parçası oldukları bu hayat yolunda yere sağlam basabilmek için kendi fenerlerinin önünde durmak zorundadırlar. Çünkü bilirler karanlıktır yol ve yalnız değildir insanlar. Eğer aydınlanmıyorsa gözler bilirler ki bilinen yolları değiştirenler vardır etrafta. Bu yüzden bilirler ki bir fener lazımdır takılmadan, tıkanmadan yürüyebilmek için. Ancak bilmezler hangi fener doğruyu söyleyip yeni bir adım attırır, hangisi bir oyun içinde yerinde saydırır.

İşte tam da bu noktada girer hayatımıza ilmin parlayan ışığı. Kimileri bulmaya çalışırken doğru feneri gözlemler ilim yolunda karanlık görmeyenlerin yükselişini. Onlar atlarken basamakları üçer beşer bir hakikate daha ulaşarak çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmaz sokaklara sapmadan varırlar. Çünkü doğruyu söylemiştir ilim yolu. Yenileri göstermiştir ama doğruyu söylemiştir.

Şaşmaz bir pusuladır aslında ilim. Bozulmayan bir saattir. Su geçirmeyen, akrep ve yelkovanı hiç yorulmayan, bir atlet gibi koşuşturan, ilerledikçe biriktiren, biriktirdikçe ilerleyen ebedi bir saattir.

II.

Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencide olur dîde-i huffâş ziyâdan
Ziya Paşa

Çekirdekten filize, daldan meyveye yetişenlerin ateşsiz silahıydı ilim. Gördüler, anladılar ve daha çok istediler. Ateşle savaşla bir karış büyüyen tohumlar ilim anahtarıyla kökleri topraklar aşan dallarıyla gölgelikler yaratan koca çınarlara dönüştüler. Henüz bir filiz olamadan geri adım atanlar gölgelerinde kaldılar her gün gelişen koca çınarların. Ziya Paşa’nın sözlerinde olduğu gibi ışıktan rahatsız oldu yarasalar, kemale erenleri çekemedi eksik olanlar. Çünkü en büyük güçtü ilimle yoğrulmuş beyinler. O beyinler ki sağlam adımlarla birer birer ilerletirken oyundaki piyonları, kareleri aşmış oyun alanını genişletmişlerdi. Dar kalıbı sevmezdi ilim; hep büyümeyi, gelişmeyi amaçlayanların sınırları çizilmeyen özgürlüklerinde tutunurdu. İşte toplumların tökezlemeden yürüyebilme, kalıcı kökler bırakabilme isteği buluşturmuştu insanlıkla ilmi.

Zaten hep böyle değil miydi aydınlık sokakların haritası? Hep bilimi göstermemiş miydi elimizdeki fenerler? Yalnız bizler değildik adımlarımızın doğruluğunu sorgulayan, bizden öncekiler de vardı gecesi gündüz olup imza atabilmeyi başaran. Platon göstermişti insanlığa mağaradan kurtulabilme cesareti olanların gözlerinin kamaştığını. Bir mağara idi onun toplumu. O mağara ki girişi boydan boya gün ışığına açık. Elleri ayakları zincirlenerek mağaranın girişine ters oturtulan birkaç adamdı onun toplumunda hakikate yüz çevirmiş, farkındalığı gelişmemiş olanlar. O adamlar ki ömür boyu arkalarına bakamayacak, yalnızca gölgelerini izleyebileceklerdi mağaranın dışında eşya taşıyan diğer insanların. Yalnız gölgelerle yetinecek ve hayatlarını böyle devam ettirerek bir sürü psikolojisi içerisinde olacaklardı. Zincirlerini kıranlar olacaktı; kendi yolunu bulanlar, gölgelerle yetinmeyenler olacaktı. Her ne kadar zor olsa da yüzünü gerçeğin ışığına cesaretle çevirerek doğruyu görebileceklerdi. Yavaş yavaş alışacaklardı aydınlığa. Önce gölgeleri fark edecek sonra güneşi göreceklerdi. Anlayacaklardı gerçeğin gölgeler olmadığını.

III.

Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım
Tevfik Fikret

Karanlık mağaradan güneşin aydınlattığı gerçekliğe alışmak zor olduğu gibi aydınlıktan karanlık mağaraya dönmek, zincirleri kıramayanları gerçekliğe davet etmekte zor olacaktı.

İki bin yıldan fazla zaman önce insanlığa sunulan bu timsalde bin yıl öncesinden, yüz yıl öncesinden ve günümüzden vesikalık fotoğraflar yok mu sizce de? Değişen tek şey fotoğraftaki kahramanlar olmuş, ilim her fırsatta ‘ben varım’ diyerek kanıtlamış gücünü. Kimi zaman Promete tarafından gökyüzünden çalınmış bir ateş topu olmuş, kimi zaman yolları aydınlatan titrek sarı fener. Bazen karanlıklar ülkesinde İskender, Hızır ve İlyas tarafından deli gibi aranan, sızan parmaklar arasından balık kılçığına can veren bir tatlı su olmuş.

Platon’un mağarasındakiler, zincirlerini hep ilmin kışkırtması ile kırıp kendi gölgeleri üzerine basmışlar.

Ayakta kalabilmek, dimdik durabilmek, emin adımlar atabilmekse amaç ışığa, aydınlığa karanlık ile gidilemeyeceğini kavrayan beyinlerden oluşmalı toplum. Mağaradan emin adımlarla çıkabilmeli, hakikatin ışığına bakabilmeli insan. Önce ışığı yansıtmalı daha sonra bizzat ışık olmalı ve etrafı aydınlatmalı. Bunu yapmaya çalışmayanlar semada dolaşmak yerine, saplandıkları çukura alışmayı öğrenmeliler.

Bizce öyle, peki siz ne dersiniz?



Yazar rumuzu : nisan


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

--------------------------------------------------------------------