Konusu : Hızla değişen dünyamızda Gazi Mustafa Kemal'in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünün günümüz gençliği için anlamı, çizdiği perspektifin tartışılması.

_____________________________________________________________________________________________

6.e-4

Yazar rumuzu : hazan
Eser sıra no : 090227.04
--------------------------------


MİHRİBAN HEMŞİRE


Yer:bir kapalı çarşı, zaman:günün kararmasına beş kala…Tek başıma yürüyorum insanların bağıra bağıra koşuştuğu daracık sokakta.Solgun çehrelere bakıyorum;bir yoğunluğun yanında yarım saat sonra eve varacak olmanın heyecanını görüyorum.Kimi elinde kalan malları sayıyor loş ışığın altında, kimi mutlu “şükürler” dilinde… Gözüme takılıyor her zaman gittiğim sahafına vitrinindeki kitap.Sanki yorgun ve hüzünlü,sanki benim gözlerime bakıyor.Örselenmiş,siyah bir cilt üzerine altın sarısı harflerle yazılmış kitabın ismi: “Mihriban Hemşire.” 79 basımlı. Kitabı kaptığım gibi önsüzünü okumaya başlıyorum:

“Bugün ne kadar yaş aldığımı fark ettim.Yıllara meydan okumuşum adeta ve iyi ki yaşamışım, tam 84 yaş…Bir yaşamak düşündüm, birde yaşamayı yazmak…Torunum düşürdü aklıma onu da; Trablusgarp’ı anlatmamı istedi.Bir yarışması mı varmış ne?Attila İlhan vakfı düzenliyormuş…Öyleyse dedim sıvanacak kollar:

Sene 1911;
Hey gidi Mihriban Hemşire…Tıbbiye mektebine yeni başlamıştım.Trablusgarp’ta muhabere vardı.Duydum ki gönüllü subaylar gelmiş:Ali Fuat’ı, Mustafa Kemal’i… Yüreğim partutuş olmuştu. Heyecanla ben de meydanlara koştum, gönüllü hemşire olarak.

Yeni bir yaralı,yeni bir yürek yangını…Düşünüyordum bir yandan da; bir avuç toprak için bu kader asker…Ama neden? Bu hep böyle mi devam edecek? Fakat hayır! Böyle geldi, böyle gitmez değil mi? Ben umutluyum yeni asırdan. Anlayacak insanlar artık ilimin, irfanı getirdiğini. Sadullah Paşa’nın bir 19.Asır Manzumesi vardır, çok hoşuma gider:
“Zaman zaman-ı terakki cihan cihan-ı ulum
Olur mu cehl ile kabil beka-yı cem’iyyat”

Ne güzel anlatmış değil mi şair bu vebayı? Bu veba ki,önce Orta Çağ Avrupa’sını kırdı, sonra da bizim insanlarımızın beyinlerini spekülasyonlara hapsedip, milletimizi düşünmez etti. Avrupa vebadan kurtuldu, çünkü onların beyinleri hâlâ tazeydi; Onların Macellanları, Amerika Vespuçileri, Kristof Kolombları vardı… Ya biz? Biz ne olacaktık? Gelecek var mıydı? Evet, biz de küllerimizden doğabilirdik! Hele o mavi gözlü kumandanı görünce… Şakakları zafer çığlıkları atıyor, omzuma düşmüş bir tel sarı saçı “Onun yerine ben dökülseydim de, o saç teli orada kalsaydı.” dedirttiriyordu. Bir rüzgârı andırıyordu başta, ardındansa ince yağmur damlaları… Rüzgâr gibi esecek olan bu sarı benizli bedenin arkasına dizilen milyonlarca insanı müjdeliyordu gözleri… Sonrası yağmur; sonrası bereket, rahmet, nimet, sonrası iyilik, güzellik…Adına ne dersiniz artık…

Yarınlar vardı. Hoş, bugünlerde dünlerin yarınlarıydı ya! Dünlerin hesabını, dünlerin yarınlarında ödetiyordu Tanrı bize…Dün yarını düşünmeyerek hareket edişimizin ya da hiç hareket etmeyişimizin cezasını çekiyorduk bugün…

Dünleri,yarınları kandan ibaretti. Silahlar, cepheler, tek kol, tek bacakla eve dönenler…

Elbet bugün çektiklerimizin mükafatlarını da alacaktık yarın. Peki bu savaş bitecek miydi? Hayır! Silahlar değişip kalemler alacaktı yerlerini, cepheler mektepler olacaktı. Askerler değişip talebeler bakacaktı belletmenlerin gözlerinin içine ve yöntemler değişecekti.Bugünlerin yarınlarından birkaç tezahürdü bunlarda işte. Yunus’un;
“İlim,ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır!” dizeleri olacaktı gençlerin rotası. Strateji: “Kendini bilmek”ti. Hem yaşama hazırlanacak, hem yaşamı yaşayacaklardı.

Ham olarak başlayacak, sonra pişecek ve ne son yanacaklardı…Bir tutam Mevlana hoşgörüsünden alacak,Mimar Sinan olup inşa edecek, İbni Sina olup sıhhatler aşılayacak,Hayyam olup düşünecek ve Atatürk olup “Türklerin Atası” olacaklardı her biri bu pırıl pırıl gençlerin…

Kâh laboratuarlarla bir ilaç bulmak için saçlarını ağartırken, kâh yarınki gazetenin basımı için yazı yetiştirmeye çalışırken bulacaklardı kendilerini ya da tüm bu bildiklerini genç kuşaklara anlatmak gayesiyle dirsek çürütürken bulacaklardı kendilerini…Artık hem yaşamı hazırlayacak hem de yaşayacaklardı….

Bazen bir birey, bazense bir toplum olarak vazifelerini lâyıkıyla ifa ederken duraksamak akıllarına gelmeyecekti. Bir yerlerde bir şeylerin öğrenilmeyi bekliyor olması heyecanlandıracaktı onları.

Onlar bilmeyi sevecek; ilme, fene baş koyacaklardı. İşte o gün bu millet şahlanacak, bir paradigma da bu gençler yaratacaktı. Üretecek, her biri birer Mustafa Kemal olacaktı!”

Önsöz burada bitiyor ama her bitiş bir başlangıç değil midir? Mihriban Hemşire bu düşünceleri anlatınca torununa, onun bittiği yerde torunu başlamayacak mıydı bu savaşa? Bayrak teslim edilmeyecek mi elden ele, gönülden gönüle?

Kitap elimde, devam ediyorum okumaya. Daha devamında neler öğreneceğim kim bilir? Ancak biliyorum ki, okursam öğreneceğim, okursam…

DİPNOT: Yukarıda bahsedilen “Mihriban Hemşire” adlı kitap tamamen kurgusal bir semboldür.


Yazar rumuzu: hazan


Önceki eser / Eserler ana listesi / Sonraki eser

--------------------------------------------------------------